Rektörler Komitesi "Çağdaş bilime inanmış bir cumhurbaşkanı" seçilmesini istedi, hafta içi yayımladığı tartışmalara yol açan bildiride. Bu talebi, dünyanın herhangi bir başka yerinde dile getirselerdi, acaba ne olurdu? "Bilime inanmak" ne menem bir iştir? Bilim inanç konusu mudur? Bilimi inanç konusu yapan kişiden bilim adamı olur mu? Bilimi inanç meselesi yapan rektörlerin, YÖK başkanının yönettiği üniversitede bilim üretilebilir mi?
Bilim ve felsefe tarihi konusunda asgari bilgi sahibi olanlar, "inanç konusu olan bilim"in 19. yüzyıldan bu tarafa geçememiş, ilkel ve geri bir pozitivizmden başka bir şey olmadığını bilirler. Bu kadar geri ve ilkel bir düşüncenin 21. yüzyılda savunulması, üstelik üniversiteyi temsilen dile getirilmesi, sadece bilimsel geriliğimizin sebepleri hakkında bir fikir verebilir. Daha ötesini bekleyemezsiniz.
Bilim, inanç konusu olduğu an bilim olmaktan çıkar. Farklı teorilerin, varsayımların sürekli çatıştığı, acımasızca eleştirildiği bir alanda inançtan söz edenler, ilk defa gördükleri uçağı kutsal bir varlık olarak selamlayan ilkel Amazon yerlilerine benzerler.
Cumhuriyet'i ve laikliği babalarından miras kalmış tapulu mülkleri zannedenlerin dünyası cehaletten besleniyor. Niyet, Cumhuriyet'e ve laikliğe sahip çıkmak değil. Statüko içinde var olan imtiyazlarının kalkanı olarak kullanılıyor bu değerler. Halka ve halkın seçtiklerine tepeden bakmak, bugünün dünyasında ancak derin bir cehaletle mümkün. Çünkü, çağdaş olmak, bilime uygun davranmak halkın iradesine saygı göstermekle mümkün. Çağdaş bilim, bilimi inanç konusu yapanların değil, halkın seçtiklerinin yönettiği bir ülkenin ileri ve medenî bir ülke olacağını anlatıyor bizlere.
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=524852
Akyol.org´dan bir yorum:
Sanki bu ülkede monarşiyi, padişahlık rejimini veya krallığı isteyenler varmış gibi cumhuriyeti savunmamız gerektiğini söyleyenler aslında kendi aristokratik-burokratik sınıfsal çıkarlarının derdindedir. Bunu iyi anlamak gerek.
Ama farklı ulusların ulusal çitlerle birbirlerinde ayrılıp "vatan" denilen toprak parçasına sahip olduklarını söyleyen, devletin vatanı koruyan bir aygıt olduğunu söyleyen bu yüzden her vatandaşın devlete itaat etmesini söyleyenlerin de aslında kendi burjuva egemenliklerini gizlediklerini anlamamız da gerekir. Tüm zenginlikleri yaratan fakat bundan en az pay alan işçi sınıfı ne cumhuriyeti ne de vatanı ve devleti korumak/kurtarmak zorunda değildir.
Başı örtülülerle örtüsüzler birbirlerinin doğal düşmanları değillerdir. Tıpkı farklı ülkede doğup farklı anadile sahip olan ulusların birbirleri ile düşman olmadıkları gibi...
Birbirleri ile çatışan güçler farklı çıkarlara sahip olan sermaye gruplarıdır. TC'de liberal burjuvazi (AKP cephesi) ile statükocu-milliyetçi burjuvazinin (CHP-MHP cephesi) arasındaki çatışmada CHP-MHP şovenizmi ve sözde cumhuriyetçiliği ve laikliği savunarak halkı kendi gerici cephesinin sivil gücü olması için ikna etmeye çalışıyor.
Yazan: ahmet Tarih: September 23, 2007 9:49 PM