Sonntag, 26. oktober 2008
Alintilar biraz fazla oldu; ancak biz mühendisler daha önce bulunmus  cözümler varsa önce onlara bakmayi tercih ederiz; asagida yine son yazilarla paralel bir yaziyi okuyabilirsiniz.

Bugün kılık kıyafetine bakılmaksızın eğitim hakkı gibi temel bir birey hakkından özgür ve eşit olarak yararlanmak başörtüsü takan kızlar için geçerli değil mi? Bunu sağlayacak olan rejimin bizatihi kendisi cumhuriyet değil mi?

Türkiye`ye özgü siyasi dinamikler Türk siyaset düzlemini yine o bildik tartışmalara garkettirdi. Başörtüsünün AKP ve MHP`nin ortak inisiyatifiyle başlatılan hukuksal süreçle birlikte bir kez daha "laiklik" ve "cumhuriyet rejimi"nin temellerine dinamit koyulacağı vehmi siyasetin merkezindeki cephe tarafından (buna müesses nizam veya cumhuriyetçi elit de diyebiliriz) "Türkiye, İran eksenli bir rejime kayıyor", "Atatürk`e hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var" gibi güzellemeler ve artık ritüelistik hale gelen Anıtkabir`deki ruh çağırma gibi iman tazeleme seanslarıyla birlikte siyasetin rahmine oturdu. Burada aslında çok ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. O da şu: Cumhuriyeti neredeyse Atatürkçülüğe münhasır bir fenomen olarak kavrayarak onu kavramsal ve tarihsel içerik ve bağlamlarından uzaklaştırmak, onu biricikleştirmek, tekleştirmek ve benzersizleştirmek. Zira unutmamak gerekir ki kavramlar yolculuk yaparlar; hem zaman, hem de mekân içinde. Zaman ve mekân içindeki yolculukları onları olgunlaştırmakta, yoğurmakta ve çoğu zaman da inceltmekte, ayrıştırmakta, çeşitlendirmektedir.


CUMHURİYETİN MİSYONU NE?

Bugün her şeyden önce, hattı zatında bir özgürlük ve eşitlik meselesi olan başörtüsü sorunsalına son yaşanan gelişmeler ışığında baktığımızda bir kez daha "temelleri sarsılıyor, zayıflatılıyor, aşındırılıyor" denen `cumhuriyet`in Türkiye özelinde de facto ve de jure olarak ne anlama geldiği ve bununla birlikte neye tekabül etmesi gerektiği üzerine bir tartışmanın özellikle laiklik ve demokrasi arasındaki içsel ilişkinin billurlaşması bakımından anlamlı olacağını düşünüyorum. Zira bugün Türkiye`de halktan bu kadar uzak olan "cumhuriyetin" Demirel`in veciz ifadesinde ete kemiğe büründüğü gibi "en büyük başarısının yine kendisi" olması bize ideal ve olması gereken bir cumhuriyet fikri ve yönetimi vermiyor.

Esas itibariyle cumhuriyetin hâlâ dolaşımda olan ve belirli totolojilere dayalı özcü yaklaşımları temel alan cari tanımlarından bahsetmek mümkün. (Bu totolojik yaklaşımların detaylı bir incelemesi için bkz. Tanıl Bora, Cumhuriyet, Demokrasi ve Muhafazakâr Türk Cumhuriyetçiliği, Birikim 115, Kasım 1998). Belirli ideolojik altyapısı olan bu özcü yaklaşımların cumhuriyetin sahih anlamını perdelediğini rahatlıkla imleyebiliriz. Örneğin, resmi dilde cumhuriyetle kastedilen, ağırlıkla devlet ve bu devletin bekâsında başka bir şey değil. Bunun yanısıra cumhuriyetin Türklüğün kurumsallaşmış ve aygıtlaşmış versiyonu olarak bir milletleşme/millileşme etmeni olarak algılanmasından da bahsetmek mümkün. Dolaşımda olan bir diğer cari cumhuriyet yaklaşımı, cumhuriyetin Kemalizm`in kadim modernleşme projesi olarak modernizm/modernlik`e karşılık geldiğidir. Son olarak cumhuriyetin bir de "çağdaşlık" ve "laiklik"e karşılık gelen anlamında bahsedebiliriz. Bu yaklaşımda Aydınlanma`nın parametrelerini ve aklın değerlerini kutsayan laisist bir damarın mevcut olduğunu hatırlatmak isterim. Buradaki"laikliğin", yüzde 99`u Sünni-Müslüman olan bir ülkede Başbakanlığa bağlı olarak devletlu imam yetiştiren Diyanet İşleri Başkanlığı`nı barındıran Türkiye`ye münhasır bir laiklik olduğunu belirtmekte fayda var. Yani, 1937`den beri anayasasında laik olduğunu neşreden bu T.C. devletinin aslında resmi bir dini var.

Tüm totolojik ve özcü tanımlamalar ışığında, sahih anlamda cumhuriyet ve cumhuriyetçilik üstüne bir tartışma nasıl anlamlı kılınabilir? Bugün kılık kıyafetine (adını da koyalım başörtüsüne) bakılmaksızın eğitim hakkı (yüksek öğretimde eğitim) gibi temel bir birey hakkından özgürce ve eşit bir biçimde yararlanmak başörtüsü takan kızlar için geçerli değil mi? Bunu sağlayacak olan rejimin bizatihi kendisi cumhuriyet değil mi? Peki bunu sağlayacak olan din ve vicdan özgürlüğüne saygılı, tüm inançlara ve inançsızlıklara karşı bağışıklık sistemi olan laik cumhuriyet üniversitede başörtüsü takmayan diğer kız öğrenciler üzerinde oluşabilecek (tamamen hipotetik konuşuyorum) zımni veya sarih bir baskıyı nasıl önleyecek? Tüm bu soruların cevabı aslında çok daha kapsayıcı bir kavram olan cumhuriyet ve onunla içsel bir bağ ve/veya gerilime sahip demokrasi arasındaki ilişkide kristalize oluyor.

Otantik(sahici) anlamda cumhuriyetçilik devlet-toplum ilişkisine dair, dolayısıyla aslında toplum olma haline ilişkindir. Toplumun kendi işleriyle ilgili bir ortak irade, bir ortak sorumluluk duygusu, bir değerlendirme erki kazanması ilkesine dayanır. Böyle bir ortak sorumluluk duygusundan ve etiğinden hareketle bir "kamusal topluluk" oluşur ve cumhuriyet bir "kamu" niteliği kazanır. Cumhuriyetin olmazsa olmazı olan, bir topluluğun/toplumun bir kamusal topluluğa dönüşmesinin, bir "kamu" oluşturması, doğrudan vatandaşlık meselesiyle ilintilidir (Tanıl Bora, Medeniyet Kaybı: Milliyetçilik Üzerine Yazılar, 2006, Birikim Yayınları, s. 30).

Yani, cumhuriyetçilik vatandaşların varlığına dayanır, "vatandaşlığa dayalı bir ulus" varsayar. Bu cumhuriyetin erdemidir. Bu herkesin hakkıdır. Bu herkesin ulaşamayacağı ya da belirli merhalelerden geçtikten sonra edinilen (başkası tarafından verilen) bir ödül/paye değildir. Vatandaşlık cumhuriyeti önceler, ona ontolojik statü verir. Ancak bir tarafta cumhuriyet rejiminin ve idealinin yarattığı vatandaşlığa dayalı en temel hak olan eğitim hakkından (üniversite eğitimi) kılık kıyafetine bakılmaksızın özgürce yararlanmak isteyen başörtülü kızlar; diğer tarafta başı açık kızların başörtüsü takmama özgürlüğüne halel geleceğini ve bunun "laik rejimi" temelinden sarsacağını iddia edenler. Bu durum şunu gösteriyor ki; bugün başörtüsü meselesinde yaşadığımız sorunun çözüm yatağı aslında cumhuriyet ile demokrasinin, yani özgürlük ve eşitliğin birbirlerinin tamamlayıcısı veya panzehiri olarak birbirleriyle telif edilmesi gerekliliğinde saklı. Unutmamak gerekir ki cumhuriyet ve demokrasi, birbirleriyle sağlaması yapılarak verimli kılınacak ilkelerdir; eşitlik-özgürlük geriliminin (bugün başörtüsü-türban meselesinde yaşadığımız aslında böyle "çarpık" bir paradokstur) verimli bir "işletimi" buradan çıkar. Yani yüksek öğretimde başı açık eğitim alma hakkına ve başının açık olması özgürlüğüne sahip kızların hissedebileceği baskı cumhuriyetin demokrasiyle eklemlenmesi, kuvvetlendirilmesi ve desteklenmesi ile bertaraf edilir. bu kertede unutmamak gerekir ki "ortak irade" ve "ortak çıkar" adına belirli insanların/grupların hak ve özgürlükleri ihlal edilmemelidir. Bugün başörtüsü meselesinde yaşanan temel sorun aslında tam da bu kertede kendini ifşa ediyor.


MİTOSLARDAN KURTULMALIYIZ

Türkiye`ye özgü şimdiki "muhafazakâr cumhuriyet" anlayışının omurgasızlığı demokrasiyi içselleştirmemesi ve barındırmamasıdır. Çünkü böyle bir cumhuriyet anlayışında cumhuriyet idealinin payandası olan "kamusallık" devlete hasredilen, devletin tekelinde olan alana indirgenen bir ve son derece araçsal bir modern aklı haiz bir otoriteryanizmle ve bürokratizmle maluldür. Cumhuriyetçi ideallerle ilgili bir tartışmadan, sorgulamadan kendini muaf tutan "Türk Cumhuriyeti"ni biricikleştirip onu emsalsizleştiren ve hâlâ temel referans noktası olarak Atatürk`ü alarak onu dogmatikleştiren; fikriyatı donduran bu muhafazakâr anlayışın artık kendisini bu kısır döngüden kurtarması gerekiyor. Eğer bugün cumhuriyetin halka malolmasını istiyorsak `Kurtuluş Savaşı mitosunu` ve `Anıtkabir çıkarmalarını` aşmak zorundayız. Bunun yolu cumhuriyeti, bir toplumun genel iradesini bizatihi kendisinin ortaya koyabilmesi ve "kamusallaşan" bu iradenin kendisini sürekli yenilemesi ve canlı tutması olarak kavramaktan geçiyor. Çünkü cumhuriyetin eğer değişmez bir niteliği olan bir ilkeselliği olacaksa, bu böyle bir "kamulaşma" erkinin varlığıyla olacaktır.

* Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Doktora Öğrencisi

ÜMİT KURT

Kübra Sönmezışık

2008-02-14, YENISAFAK

von Muzaffer Kazim
Kommentar hinzufügen - Kommentare () - empfehlen
Samstag, 25. oktober 2008

Mehmet Barlas´in eski bir yazisi:


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'den, Başbakan Tayyip Erdoğan'dan ve ezici bir seçim zaferi kazanan AK Partili kadrolardan beklentilerimizi devamlı yazıp söylüyoruz.
- Laikliğe saygılı olun
- Cumhuriyet değerlerine sahip çıkın
- Atatürk devrimlerine gölge düşürmeyin
- Sizin gibi olmayanların da varlıklarına, yaşam tarzlarına ve haklarına saygı gösterin.

Kim konuşursa veya kim bildiri yayınlarsa bunları söylüyor.

Sanırız AK Partililer de bu beklentiler listesini ezberledi.

- Cumhuriyetin kazanımlarını aşındırmayın
- Atatürk ilke ve inkılaplarını yıpratmayın.

Acaba beklentilerimizi sadece AK Parti kadrolarının muhtemel davranışları konusunda bir nevi uyarı (veya muhtıra) üslubunda sıralamak, "rejim"den sadece onların sorumlu oldukları anlamına geliyor?

Mesela diğer kurumlara ve yetkili kişilere dönük beklentilerimiz de yok mu?

Örneğin "rejim"le veya "cumhuriyetin kazanımları" ile ifade edilen olgu, en somut söylenişi ile "Anayasal demokrasi" değil mi? Hukukun üstünlüğü, seçilenlerin ülkeyi yönetmesi, bütün devlet kurumlarının yetki ve görevlerinin Anayasa ile düzenlenmiş olması da, bu coğrafyada büyük bir "kazanım" değil mi?*


Devlet sorumluluğu
Türkiye'nin demokratik ve laik bir hukuk devleti olarak çağdaş uygarlık hedefine doğru yaptığı yolculukta, tekerleğe sadece AK Partililer mi çomak sokabilir?
Birinci mesele galiba şu.
Cumhurbaşkanı Gül'ün eşinin başı açık da olsa kapalı da olsa, o tüm devletin askeri ve sivili ile başkanıdır.
Bir vatandaş olarak veya bir seçmen olarak "Ben Gül'ü beğenmiyorum" veya "Gül bana hitap etmiyor" diyebilirsiniz, yazabilirsiniz.

Ama maaşınızı halktan toplanılan vergilerden alıyor, kamu görevlisi olmanın ayrıcalıklarını taşıyor ve seçilmişlerin ataması ile görevinizi üstleniyor iseniz, sizin bırakın Gül'ü kabul etmemeye, ona saygısızlık yapıldığı izlenimi verecek davranışları sergilemeye de hakkınız yoktur.

"Anayasal demokrasi" ve "hukuk devleti" benzeri kazanımları bu tür davranışlar yerle bir eder.

Anayasa'ya sadakat
"Atatürk devrimleri" ile hedef alınan gelişmiş dünyanın parçası olmak rüyası, bir anda Ortadoğu'nun "Baasçı kabus"u ile yer değiştirir. Benimsediğiniz "kuvvetler ayrılığı" ilkesi, sonunda "güvenlik bürokrasisi"nin de bir erk olarak kabul edildiği siyasi hilkat garibesine dönüşür.
Yani başta Genelkurmay Başkanlığı olmak üzere tüm askeri bürokrasiden de "Anayasa'ya sadakat" bekliyoruz.

Bir diğer beklentimiz de, özellikle Ankaralı habercilere dönük.

Televizyon magazin haberlerinde Bülent Ersoy'la mesela Gülşen'in kapışmaları reyting getirebilir. Ama Ankara'da seçilmişlerle atanmışların sürekli kapışmak üzere oldukları yolundaki zorlama haberlerden reyting veya tiraj beklemek, sadece mesleki deformasyondur.

Özetle Anayasa'ya, cumhuriyetin kazanımlarına, hukuk devletine, demokrasiye, kendisi gibi olmayanların haklarına, yaşam tarzlarına özen göstermek ve saygılı olmak, sadece AK Partililerden beklenilmiyor.

*: Bu yanlis cagdaslasma anlayisi ve buna bagli olarak sözde cagdas deger ve ideallerin toplumsal bünyeye kabul ettirilmesinde en önemli mihenk taslarindan biri (maalesef) "kilik kiyafet" devrimiydi.Halbuki cumhuriyetin temel degerleri olarak bugün bunlarin dayatilmasi "Cumhuriyetimiz"´i hic de yüceltmiyor.

 

von Muzaffer Kazim
Kommentar hinzufügen - Kommentare () - empfehlen
Samstag, 25. oktober 2008
Yazi Engin Ardic´tan:

Herkes aynı fikirde: Anayasa Mahkemesi, Anayasa'ya aykırı kararlar da alabiliyor.
Meclisin yaptığı Anayasa değişikliklerini yalnızca ve yalnızca "şekilden" inceleme yetkisi var, ama o içerikten, yani "esastan" inceliyor ve karara bağlıyor.

Yani, Anayasa Mahkemesi'nin bizzat kendisi Anayasa'yı çiğniyor. (Eyvah! Altay Ömer Egesel ile Salim Başol'un eline düşselerdi, yanmışlardı çıra gibi!)
Yani, yalnızca meclise tanınmış Anayasa değiştirebilme yetkisine "tecavüz" ediyor.
Yani bir anlamda, Teşkilatı Esasiye Kanunu'na göre teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni, vazifelerinden bazılarını yapmaktan men ediyor!

Bunu ben yapsam eskiden idam edilirdim, şimdi "ağırlaştırılmış müebbet hapis" yerim, fakat Anayasa Mahkemesi üyelerine hiçbir şey yapılamaz.
Çünkü, yüce mahkemenin üstünde, onu da denetleyecek daha yüce bir mahkeme yok.
Böylece, yasama erkiyle yargı erki artık iyice içiçe geçmiş, yargı yasamanın "dışında" olacağına "üstünde" ve "bir ucunda" yer almıştır.

Fakat yüksek yargının bazı üyeleri de cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadırlar ki, bu da "yürütmeyle" yargının bir başka açıdan birbirine geçmesi demektir.
Kaldı ki, Adalet Bakanlığı'nın yargıç ve savcı atama yetkisi, zaten yürütmenin yargıya iyice müdahalesi anlamına gelir.
Türkiye'de, taa Montesquieu tarafından, taa iki yüz elli yıl önce saptanmış ve çağdaş bir devletin olmazsa olmaz koşulu "kuvvetler ayrılığı" ilkesi yoktur. Türkiye'de, "kuvvetler çorbası" vardır.

İşte yavrularım, Kenan Evren babanızın neredeyse otuz yıl önce kurduğu, "zabıt kâtipliğini" de Profesör Orhan Aldıkaçtı'ya yaptırdığı yeni cumhuriyet budur. Hayırlı olsun!
Çünkü şu anda biz aslında Üçüncü Cumhuriyet'te yaşamaktayız...
1921 Anayasası'yla kurulan Birinci Cumhuriyet, 1961 Anayasası'yla kurulan da İkinci Cumhuriyet'ti...

Adını koymaktan ya da telaffuz etmekten ne kadar korksalar da, gerçek budur.
Birincisinde, kuvvetler çorbası yoktu, çünkü yargı "kafadan" yürütmenin emrindeydi. Bir Anayasa Mahkemesi bile yoktu. Yasama da göstermelikti, o da yürütmenin denetiminde, hatta emrinde sayılırdı. ("Atatürk devrine dönmek isteyen" ahmaklar, Anayasa Mahkemesi'nin olmadığı bir düzen istediklerinin farkındalar mıdır acaba?)
1961 Anayasası, bu yüce mahkemeyi "icat" etti, ama koyduğu kurallarla kuvvetler çorbasını da yaratmış oldu. 1982 Anayasası, çorbayı kaşıkla iyice karıştırdı. Dibinin tutmasına da yol açtı.

Şimdi artık yeni bir Anayasa da yapılamaz, çünkü yüce yargı, yüce meclisin bu yetkisini elinden almıştır.

Yeni bir Anayasa yapacak "merci" kalmamıştır.

Bazı aklıevvellerin "bunun için gene bir Kurucu Meclis toplayalım" teklifi de, ihtilal çağrısından, yani ağırlaştırılmış müebbete kaşınmaktan başka bir şey sayılamaz.
Sistem böylece kilitlenmiştir.

Yurttaşlarım! Kutlu olsun!

Engin agabey gönlün oldu mu?
von Muzaffer Kazim
Kommentar hinzufügen - Kommentare () - empfehlen
Samstag, 25. oktober 2008


  Asagidaki yazi Sonsayfa sitesi yazarlarindan Serhat Atabey´den kismi alintidir:


Konu Gerceker.


Adli yılın başlaması vesilesiyle yapılan konuşmalar… Oldum olası, bu tür açılış konuşmalarından hazzetmiyorum. Hem sıkıcı, hem öncekilerin tekrarı, hem de herhangi bir fonksiyonu yok.

Bir de törenlerde “kim kiminle tokalaştı” ya da “kim kiminle sohbet etti” şeklinde değerlendirmeler olur ki, insanın içine fenalıklar getiriyor.

Malum konuşmada Yargıtay Başkanı, belki de rutiniteyi bozmak adına, şu ifadeleri kullanmış:

“Ayet ve hadisler insan eşitliğini sağlamaya yönelik bir evrimin başlangıcı, ilk aşaması sayılırsa zamanın şartlarına da uyulmasına cevaz bulunduğuna göre kurallar, bu evrimin amacına uygun biçimde yorumlanabilir. O zaman laikliğin İslam inancıyla çelişmesi sözkonusu olamaz”

Kendisini engin dini bilgisi için tebrik de etmek gerekir. “Ayet”, “hadis”, “cevaz” filan… Yani herkes aşina değildir böyle terimlere! (Abdurrahman Bey, not tutmamıştır umarım!).

“İslam inancını laikliğe uygun bir biçimde yorumladık mı, artık aralarındaki çatışma son bulur” diyor sayın başkan!


Gerçi, “dini laikliğe uyduracağınıza, laikliği dine uydurun” diye buna itiraz edecekler çıkabilir ama olsun.. Mantık fena değil. Çatışan iki fikirden birini diğerine uydurdunuz mu sorun olmaz.

Mesela şimdi çatışan başbakan ile Aydın Doğan’dan, biri diğerine uydu mu, çatışma matışma kalmaz!

Yalnız bir konuda endişem var. Diyelim ki, İslam inancını yeniden yorumladınız ve artık laiklikle çelişmez hale geldi. O zaman laiklik ile İslam inancı aynı şey olur ve Türkiye bir din devleti haline gelir! Bu da bir tehlike gibime geliyor.


Bilim, inanç konusu olduğu an bilim olmaktan çıkar. Farklı teorilerin, varsayımların sürekli çatıştığı, acımasızca eleştirildiği bir alanda inançtan söz edenler, ilk defa gördükleri uçağı kutsal bir varlık olarak selamlayan ilkel Amazon yerlilerine benzerler. ( Türköne)

 

 

Türkiye’deki katı laiklik savunucularının en değer verdiği kavramların başında “akıl ve bilim” gelir. Onlara göre tüm toplumun bu ikisini yol gösterici edinmesi şarttır. Aksi takdirde “aydınlığa” varamayız. Hele de dini değerleri yol gösterici edinirsek, başımıza feci işler gelir ve sonunda hep birlikte “karanlığa” gömülürüz. (M. Akyol)


von Muzaffer Kazim
Kommentar hinzufügen - Kommentare () - empfehlen
Samstag, 25. oktober 2008
Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker'in yeni adli yıl açılış konuşmasında laiklik ve İslam konuları üzerine yaptığı yorumlara din görevlileri ve ilahiyatçılardan büyük tepki geldi.

Selçuk Üniversitesi Öğretim Üyesi İslam Hukuku Profesörü Ahmet Yaman, "Devlet erkini elinde bulunduranlar, dinleri ya da felsefeleri kendilerince yorumlama ve o yoruma göre de dönüştürme (reform) hakkına sahip değillerdir" dedi.

Gerçeker'in sözlerini Vakit'e değerlendiren Prof. Yaman, şunları kaydetti: "Yargıtay Birinci Başkanı Sayın Gerçeker'in adlî yılın açılışı münasebetiyle yaptığı konuşmadaki bazı saptamaları, hem bilimsel açıdan tartışmaya açıktır, hem de çağımızın evrensel kabulü olan "önce insan ve önce onun hakları" ilkesiyle çelişmektedir... Devlet erkini elinde bulunduranlar, dinleri ya da felsefeleri kendilerince yorumlama ve o yoruma göre de dönüştürme (reform) hakkına sahip değillerdir. Hukuk, kanundan ya da toplumsal vicdanın onayladığı teamülden kaynaklanmayan bir hakkı kimse için tanımaz; aksine her bir bireyin haklarını sonuna kadar talep ve kullanmasını tekeffül eder."

"YETER ARTIK, DİNLE UĞRAŞMAYI BIRAKIN"

Diyanet-Sen Genel Başkanı Ahmet Yıldız ise "Dinimiz hakkında çeşitli yorumlar yapan Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker'i dinimizle uğraşmayı bırakıp yalnızca hukuk alanında değerlendirmeler yapmaya davet ediyoruz" diye konuştu. Yıldız, açıklamasında şunları kaydetti: "Bir hukukçu olan Gerçeker, İslamî kuralların laik devletin koyduğu kurallarla çeliştiği ve laiklikle çelişen ayet ve hadislerin zamanın kurallarına göre yeniden yorumlanmasına cevaz verildiği yönündeki talihsiz açıklamaları maalesef bir hukukçuya yakışmamaktadır.Herkesi kendi işini yapmaya davet ediyoruz. Dinimiz hakkında eğer bir bilgiye müracaat edilecekse, bir hüküm verilecekse, bırakın bu işi Diyanet İşleri Başkanlığımız yapsın."

"DİNİN İLKELERİ KIYAMETE KADAR DA KORUNACAKTIR"

Özerk Diyanet ve Evkaf Sendikası Genel Başkanı Mustafa Altunkaya da, "Dinin ilkeleri kıyamete kadar korunacaktır" mesajını verdi. Altunkaya, şöyle konuştu: "Yargıtay Başkanı Sayın Gerçeker, özetle ‘dinin emrettiği yaşam tarzı ile devletin emrettiği yaşam tarzı çatışırsa devletin emri esastır' dediği konuşmasında laiklik ilkesini akıl-din çatışması düzleminde ele almıştır. Problem, bazı kimselerin ‘benim dediğim olacak' tavrından başka bir şey değildir. Ancak dinin değiştirilemez ilkeleri vardır. Dinin değişmez evrensel ilkeleri kıyamete kadar da korunacaktır. Musevilik ve Hıristiyanlıkta dinin özü tahrif edildi ve güç odaklarının kontrolündeki din, milyonların aleyhine işleyen hukuk dışı, adil olmayan bir gelenek yığınına dönüştürüldü. İslam orijinal şeklinden bir harfi dahi değiştirilememiş tek ilahi sistemdir ve çıkar odaklarına muhalif tek adalet-hürriyet söylemidir..."
von Muzaffer Kazim
Kommentar hinzufügen - Kommentare () - empfehlen

Über diesen Blog

Kalender

November 2009
M D M D F S S
            1
2 3 4 5 6 7 8
9 10 11 12 13 14 15
16 17 18 19 20 21 22
23 24 25 26 27 28 29
30            
<< < > >>
 
Erstellen Sie einen Blog auf de.over-blog.com - Kontakt - Nutzungsbedingungen - Missbrauch melden