Bugün kılık kıyafetine bakılmaksızın eğitim hakkı gibi temel bir birey hakkından özgür ve eşit olarak yararlanmak başörtüsü takan kızlar için geçerli değil mi? Bunu sağlayacak olan rejimin bizatihi kendisi cumhuriyet değil mi?
Türkiye`ye özgü siyasi dinamikler Türk siyaset düzlemini yine o bildik tartışmalara garkettirdi. Başörtüsünün AKP ve MHP`nin ortak inisiyatifiyle başlatılan hukuksal süreçle birlikte bir kez daha "laiklik" ve "cumhuriyet rejimi"nin temellerine dinamit koyulacağı vehmi siyasetin merkezindeki cephe tarafından (buna müesses nizam veya cumhuriyetçi elit de diyebiliriz) "Türkiye, İran eksenli bir rejime kayıyor", "Atatürk`e hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var" gibi güzellemeler ve artık ritüelistik hale gelen Anıtkabir`deki ruh çağırma gibi iman tazeleme seanslarıyla birlikte siyasetin rahmine oturdu. Burada aslında çok ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. O da şu: Cumhuriyeti neredeyse Atatürkçülüğe münhasır bir fenomen olarak kavrayarak onu kavramsal ve tarihsel içerik ve bağlamlarından uzaklaştırmak, onu biricikleştirmek, tekleştirmek ve benzersizleştirmek. Zira unutmamak gerekir ki kavramlar yolculuk yaparlar; hem zaman, hem de mekân içinde. Zaman ve mekân içindeki yolculukları onları olgunlaştırmakta, yoğurmakta ve çoğu zaman da inceltmekte, ayrıştırmakta, çeşitlendirmektedir.
CUMHURİYETİN MİSYONU NE?
Bugün her şeyden önce, hattı zatında bir özgürlük ve eşitlik meselesi olan başörtüsü sorunsalına son yaşanan gelişmeler ışığında baktığımızda bir kez daha "temelleri sarsılıyor, zayıflatılıyor, aşındırılıyor" denen `cumhuriyet`in Türkiye özelinde de facto ve de jure olarak ne anlama geldiği ve bununla birlikte neye tekabül etmesi gerektiği üzerine bir tartışmanın özellikle laiklik ve demokrasi arasındaki içsel ilişkinin billurlaşması bakımından anlamlı olacağını düşünüyorum. Zira bugün Türkiye`de halktan bu kadar uzak olan "cumhuriyetin" Demirel`in veciz ifadesinde ete kemiğe büründüğü gibi "en büyük başarısının yine kendisi" olması bize ideal ve olması gereken bir cumhuriyet fikri ve yönetimi vermiyor.
Esas itibariyle cumhuriyetin hâlâ dolaşımda olan ve belirli totolojilere dayalı özcü yaklaşımları temel alan cari tanımlarından bahsetmek mümkün. (Bu totolojik yaklaşımların detaylı bir incelemesi için bkz. Tanıl Bora, Cumhuriyet, Demokrasi ve Muhafazakâr Türk Cumhuriyetçiliği, Birikim 115, Kasım 1998). Belirli ideolojik altyapısı olan bu özcü yaklaşımların cumhuriyetin sahih anlamını perdelediğini rahatlıkla imleyebiliriz. Örneğin, resmi dilde cumhuriyetle kastedilen, ağırlıkla devlet ve bu devletin bekâsında başka bir şey değil. Bunun yanısıra cumhuriyetin Türklüğün kurumsallaşmış ve aygıtlaşmış versiyonu olarak bir milletleşme/millileşme etmeni olarak algılanmasından da bahsetmek mümkün. Dolaşımda olan bir diğer cari cumhuriyet yaklaşımı, cumhuriyetin Kemalizm`in kadim modernleşme projesi olarak modernizm/modernlik`e karşılık geldiğidir. Son olarak cumhuriyetin bir de "çağdaşlık" ve "laiklik"e karşılık gelen anlamında bahsedebiliriz. Bu yaklaşımda Aydınlanma`nın parametrelerini ve aklın değerlerini kutsayan laisist bir damarın mevcut olduğunu hatırlatmak isterim. Buradaki"laikliğin", yüzde 99`u Sünni-Müslüman olan bir ülkede Başbakanlığa bağlı olarak devletlu imam yetiştiren Diyanet İşleri Başkanlığı`nı barındıran Türkiye`ye münhasır bir laiklik olduğunu belirtmekte fayda var. Yani, 1937`den beri anayasasında laik olduğunu neşreden bu T.C. devletinin aslında resmi bir dini var.
Tüm totolojik ve özcü tanımlamalar ışığında, sahih anlamda cumhuriyet ve cumhuriyetçilik üstüne bir tartışma nasıl anlamlı kılınabilir? Bugün kılık kıyafetine (adını da koyalım başörtüsüne) bakılmaksızın eğitim hakkı (yüksek öğretimde eğitim) gibi temel bir birey hakkından özgürce ve eşit bir biçimde yararlanmak başörtüsü takan kızlar için geçerli değil mi? Bunu sağlayacak olan rejimin bizatihi kendisi cumhuriyet değil mi? Peki bunu sağlayacak olan din ve vicdan özgürlüğüne saygılı, tüm inançlara ve inançsızlıklara karşı bağışıklık sistemi olan laik cumhuriyet üniversitede başörtüsü takmayan diğer kız öğrenciler üzerinde oluşabilecek (tamamen hipotetik konuşuyorum) zımni veya sarih bir baskıyı nasıl önleyecek? Tüm bu soruların cevabı aslında çok daha kapsayıcı bir kavram olan cumhuriyet ve onunla içsel bir bağ ve/veya gerilime sahip demokrasi arasındaki ilişkide kristalize oluyor.
Otantik(sahici) anlamda cumhuriyetçilik devlet-toplum ilişkisine dair, dolayısıyla aslında toplum olma haline ilişkindir. Toplumun kendi işleriyle ilgili bir ortak irade, bir ortak sorumluluk duygusu, bir değerlendirme erki kazanması ilkesine dayanır. Böyle bir ortak sorumluluk duygusundan ve etiğinden hareketle bir "kamusal topluluk" oluşur ve cumhuriyet bir "kamu" niteliği kazanır. Cumhuriyetin olmazsa olmazı olan, bir topluluğun/toplumun bir kamusal topluluğa dönüşmesinin, bir "kamu" oluşturması, doğrudan vatandaşlık meselesiyle ilintilidir (Tanıl Bora, Medeniyet Kaybı: Milliyetçilik Üzerine Yazılar, 2006, Birikim Yayınları, s. 30).
Yani, cumhuriyetçilik vatandaşların varlığına dayanır, "vatandaşlığa dayalı bir ulus" varsayar. Bu cumhuriyetin erdemidir. Bu herkesin hakkıdır. Bu herkesin ulaşamayacağı ya da belirli merhalelerden geçtikten sonra edinilen (başkası tarafından verilen) bir ödül/paye değildir. Vatandaşlık cumhuriyeti önceler, ona ontolojik statü verir. Ancak bir tarafta cumhuriyet rejiminin ve idealinin yarattığı vatandaşlığa dayalı en temel hak olan eğitim hakkından (üniversite eğitimi) kılık kıyafetine bakılmaksızın özgürce yararlanmak isteyen başörtülü kızlar; diğer tarafta başı açık kızların başörtüsü takmama özgürlüğüne halel geleceğini ve bunun "laik rejimi" temelinden sarsacağını iddia edenler. Bu durum şunu gösteriyor ki; bugün başörtüsü meselesinde yaşadığımız sorunun çözüm yatağı aslında cumhuriyet ile demokrasinin, yani özgürlük ve eşitliğin birbirlerinin tamamlayıcısı veya panzehiri olarak birbirleriyle telif edilmesi gerekliliğinde saklı. Unutmamak gerekir ki cumhuriyet ve demokrasi, birbirleriyle sağlaması yapılarak verimli kılınacak ilkelerdir; eşitlik-özgürlük geriliminin (bugün başörtüsü-türban meselesinde yaşadığımız aslında böyle "çarpık" bir paradokstur) verimli bir "işletimi" buradan çıkar. Yani yüksek öğretimde başı açık eğitim alma hakkına ve başının açık olması özgürlüğüne sahip kızların hissedebileceği baskı cumhuriyetin demokrasiyle eklemlenmesi, kuvvetlendirilmesi ve desteklenmesi ile bertaraf edilir. bu kertede unutmamak gerekir ki "ortak irade" ve "ortak çıkar" adına belirli insanların/grupların hak ve özgürlükleri ihlal edilmemelidir. Bugün başörtüsü meselesinde yaşanan temel sorun aslında tam da bu kertede kendini ifşa ediyor.
MİTOSLARDAN KURTULMALIYIZ
Türkiye`ye özgü şimdiki "muhafazakâr cumhuriyet" anlayışının omurgasızlığı demokrasiyi içselleştirmemesi ve barındırmamasıdır. Çünkü böyle bir cumhuriyet anlayışında cumhuriyet idealinin payandası olan "kamusallık" devlete hasredilen, devletin tekelinde olan alana indirgenen bir ve son derece araçsal bir modern aklı haiz bir otoriteryanizmle ve bürokratizmle maluldür. Cumhuriyetçi ideallerle ilgili bir tartışmadan, sorgulamadan kendini muaf tutan "Türk Cumhuriyeti"ni biricikleştirip onu emsalsizleştiren ve hâlâ temel referans noktası olarak Atatürk`ü alarak onu dogmatikleştiren; fikriyatı donduran bu muhafazakâr anlayışın artık kendisini bu kısır döngüden kurtarması gerekiyor. Eğer bugün cumhuriyetin halka malolmasını istiyorsak `Kurtuluş Savaşı mitosunu` ve `Anıtkabir çıkarmalarını` aşmak zorundayız. Bunun yolu cumhuriyeti, bir toplumun genel iradesini bizatihi kendisinin ortaya koyabilmesi ve "kamusallaşan" bu iradenin kendisini sürekli yenilemesi ve canlı tutması olarak kavramaktan geçiyor. Çünkü cumhuriyetin eğer değişmez bir niteliği olan bir ilkeselliği olacaksa, bu böyle bir "kamulaşma" erkinin varlığıyla olacaktır.
* Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Doktora Öğrencisi
2008-02-14, YENISAFAK