Donnerstag, 30. oktober 2008

XII. Onur Günü Konuşması, Sabih Kanadoğlu,

01 Mayıs 2003

 

 

“Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Geleneksel XII. Onur Günü” ne hoş geldiniz. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

 

Değerli Konuklar,

 

Anayasamızda Cumhuriyetin temel nitelikleri belirlenmiş ve Türkiye Cumhuriyetinin laik, demokratik, sosyal hukuk devleti olduğu ve bu niteliklerinin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği vurgulanmıştır. Temeli akıl ve bilim olan Atatürk ilke ve devrimlerine ve hukukun üstünlüğüne dayanan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ulusaldır, laiktir ve üniter yapıdadır. Yabancı yada Türk, hiçbir kişi ve kuruluşun devletimizin kuruluş felsefesini ve milletimizin ortak değerlerini küçümsemeye, kötülemeye ve pazarlığa açmaya hakkı ve haddi olamaz.

 

Demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsuru olarak kabul edilen Siyasi Partiler, Anayasa ve Kanunlarla belirlenen bu niteliklere uygun biçimde hazırladıkları tüzük ve programlarıyla iktidara gelmeyi amaçlayan, Türkiye Cumhuriyeti’nin ebedi varlığı, refahı, maddi ve manevi mutluluğu ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşması için faaliyet göstermesi gereken kuruluşlardır. Kutsal dinimizi, din duygularını, simge haline getirilen unsurları istismar ederek ve kötüye kullanarak, Cumhuriyetin temel niteliklerini, özellikle demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan laiklik ilkesini, yıkmaya çalışan veya Devletimizi parçalamak için faaliyet gösteren siyasi partilerin, demokratik siyasi hayat içerisinde yerleri olamaz. Demokrasilerde hak ve özgürlüklerden yararlanılarak, demokrasiyi yıkma özgürlüğü yoktur. Hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasını önlemek Devletin görevidir. Bu nedenle ülkemizin siyasi partiler mezarlığına çevrildiğinden bahisle, parti kapatmanın daha da zorlaştırılmasını istemenin doğuracağı sonuçlar iyi hesabedilmelidir.

 

Avrupa Birliği üyesi devletlerin yönelttikleri eleştirilere karşın, sorun kendi ülkelerini ilgilendirdiğinde izledikleri yol ortadadır. O ülkelerde de faşist ve ayrılıkçı siyasi partilerin kurulma ve faaliyetlerini sürdürme olanağı bulunmamaktadır. Demokrasinin, laik, hukuk devleti kurallarına uyan ve bütünlüğünü koruyan ülkelerde yaşayabileceği gerçeği unutulmamalıdır. Son yapılan Anayasa ve Yasa değişiklikleri; Ülkemizde siyasi partilerin, Siyasi Partiler Yasası’nın 101 inci maddesi dışında kalan ve diğer yasaların siyasi partilerle ilgili emredici hükümlerine aykırılık hallerini, adeta yaptırımsız bırakmıştır. Başsavcılığımızın başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi’nin vereceği ihtar kararına uymamanın yaptırımı, Siyasi Partiler Yasası’na göre Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakmaktır. O parti devlet yardımı almıyorsa ne olacaktır? Eşitlik ilkesi yönünden siyasi partiler arasında ayrılık yaratılması yanında, partinin yardımdan vazgeçme pahasına, yasadışı durumun sürdürülmesi anlayışına karşı ne gibi önlem alınabilecektir?

 

Bugün kurulacak bir siyasi partinin genel başkanlığına halen cezaevinde hükümlü olarak bulunan bir kısıtlının getirilmesini veya üniformalı görevli adıyla yan örgütler kurulmasını önleyecek yaptırım gereği gözden kaçırılmıştır.

 

Ancak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Yüce Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışına, devrim ve ilkelerine, hukukun üstünlüğüne dayalı, Laik Demokratik Cumhuriyeti ve Devletimizin bütünlüğünü sonsuza kadar koruma Anayasal görevini, şartlar ne olursa olsun yerine getireceğine ilişkin sarsılmaz inancımı ifade etmek istiyorum. Bu arada Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı seçilen değerli meslektaşım ve mesai arkadaşım sayın Nuri Ok’a başarılar diliyorum.

 

Değerli Konuklar,

 

Anayasamıza göre, Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Hukuk devletinde, yasama ve yürütme erklerinin, bağımsız yargı tarafından denetimi, Devletin hukuka bağlılığı ve temel hakların korunması öngörülmüştür.

 

Bugün yargı bağımsız mıdır? Yargının bağımsızlığı, Anayasa’da yer alan kimi hükümler nedeniyle zedelenmiştir. Hakimler ve Savcıların idari yönden yürütmeye bağlı olması, denetimlerinin Adalet Bakanına bağlı müfettişler tarafından yapılması ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, kuruluş ve çalışma usulleri bu şekliyle sürdükçe, yargının bağımsızlığından bahsedilemez. Yapılması gereken, öncelikle Anayasa’nın 140/6, 144 ve 159 uncu maddelerinin değiştirilmesidir.

 

Yargının, bağımsızlığının yanında, güçlü ve etkili olması da gerekir. Yasamanın, binde 7 pay ayırdığı bütçe ile, yürütmenin 1980 sonrasında yargı aleyhine sağladığı kazanımları kıskançlıkla koruma arzusu birleştiği için, güçlü bir yargıdan bahsetmek olanaklı değildir.

 

Hukuka karşı hilelerin, hukuk ihlallerinin yargı organları tarafından anında ve kesin olarak önlenmediği, adeta duyarsız kalındığı, kararların geç verildiği veya geç yazıldığı hallerde yargının etkinliği de kuşkusuz azalmaktadır.

 

Hukuk Devleti Demokrasinin temelidir. Demokratik sistemlerde bağımsız, güçlü ve etkin bir yargı erkinin yokluğu, sistemi çarpıtır ve adı demokrasi de olsa otoriter bir rejim doğar.

 

Yargıtay Başkanları yıllardır yargı bağımsızlığı ve hakim güvencesi üzerine konuştular, şikayetleri dile getirdiler, çarelerini gösterdiler. Her siyasi partinin programında ve seçim beyannamesinde bu konular yer aldı. Buna rağmen iktidar yetkisini kazanan her siyasi parti, milletine yaptığı vaadini kısa sürede unuttu.

 

Çare, yine Türk Milletinin kendisindedir. Soruna Milletin sahip çıkması sağlanmalıdır. Hukukun üstünlüğüne inanan, hukuk devleti gereklerinin yerine getirilmesini isteyen, Demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak seçen her yurttaşın ve sivil toplum örgütlerinin iktidarda veya muhalefette yer alan siyasi partiler üzerinde bu konuda baskı oluşturması sorunu çözmeye yetecektir.

 

Değerli konuklar,

 

Üzülerek belirtmeliyim ki, Ülkemizin, adı yolsuzluklarla birlikte anılmaktadır. Örgütlü suçlarla mücadelede başarısız kalınmıştır. Oysaki, yolsuzluklar Türkiye’nin kaderi olamaz. Türkiye, yolsuzluklarla birlikte yaşamaya da layık değildir.

 

Çare, öncelikle yargının bağımsız, güçlü ve etkin hale getirilmesidir. Sonra sırasıyla,

 

I- Dokunulmazlıklar mutlaka sınırlandırılmalıdır. Konu, siyasi partilerin seçim öncesi oy kazanmak için kullandıkları malzeme olmaktan çıkarılmalıdır. Milletin kollektif hafızasını uyanık tutması, bu yoldaki Anayasa değişikliğini zorunlu hale getirecektir.

 

Dokunulmazlık kurumunun, asırlarca süren mücadeleyle sağlanan doğuş sebebi ve amacı ile milletvekillerine tanınması gereken güvence göz önüne alındığında;

 

a-Milletvekili seçilme yeterliliğini ortadan kaldıran suçlarda dokunulmazlık  olmamalıdır.

b-Bu suçlarda hazırlık soruşturması Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından yapılmalıdır.

c-Açılacak davalar Yargıtay İlgili Dairesinde görülmelidir.

 

Bu noktada ayrıca belirtmeliyim ki, memurların ve kamu görevlilerinin dokunulmazlığının bulunduğu ve öncelikle bu dokunulmazlıkların kaldırılması gerektiği yolundaki iddia gerçeğe uygun değildir. Devlet memurlarının ve kamu görevlilerinin Vali, Kaymakam, Müsteşar dışında, zimmet, rüşvet, irtikap, ihaleye fesat karıştırma,  gibi yolsuzluk suçları 3628 sayılı Kanun uyarınca genel hükümlere göre soruşturulmaktadır. Sayılan kişilerle ilgili bu yoldaki bir iddianın soruşturmasız kaldığına ilişkin tek örnek yoktur.

 

II- Meclis soruşturmasını düzenleyen Anayasa’nın 100 üncü maddesi süratle değiştirilmelidir. Yolsuzluklarla mücadelenin, dokunulmazlıkların sınırlandırılmasıyla başarılacağı iddiası doğrudur, ancak eksiktir. Bu konuda kamuoyu eksik bilgilendirilmiş ve yanlış yönlendirilmiştir.

 

Başbakan veya Bakanların görevden doğan veya görevle ilgili işlem ve eylemleri ile suç işledikleri ileri sürüldüğünde, işletilecek bu denetim yolunun kamuoyunda güvenilirliği ve itibarı kalmamıştır. Siyasi partilerin karşılıklı siyasi pazarlıklarla birbirlerini akladıkları yolunda kesin bir inanış vardır. Yolsuzluklarla mücadelenin siyaset ayağını tıkayan bu denetim yolunun açılması ve her türlü siyasi çıkar ve istismar aracı olarak kullanılmasının önlenmesi zorunludur.

 

Yapılması gereken, soruşturma sürecine yargının katılmasını sağlamaktır. Çünkü Meclis soruşturması yargısal bir faaliyettir ve bir nevi hazırlık soruşturmasıdır, o halde soruşturma bağımsız ve bu konuda yetkin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından yapılmalıdır.

 

İtham mercii yine TBMM olmalıdır. Parlamenter sistemin temel ögesini kaldırmak ve yasamanın en önemli denetim yolunu kapatmak, kuvvetler ayrılığı ilkesini zedeler, amaç görevle ilgili olarak işlendiği iddia edilen suçun cezasız kalmasını önlemek, siyasi amaçlarla verilen önergelerin azalmasını sağlamak, toplumu verilen kararların ciddiyetine, samimiyetine ve doğruluğuna inandırmak olduğuna göre, soruşturmanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından yapılması yeterli olacak ve bu suretle dokunulmazlıkların sınırlandırılması ile uyum da sağlanacaktır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının hazırlık soruşturması sonucunda topladığı delilleri irdeleyerek düzenleyeceği raporun siyasal düşüncelerle irdelenip değerlendirilmesi olasılığı yok denecek kadar azdır. Hukukun gereği, toplumun bilgi ve iradesine rağmen göz ardı edilemez. Hiçbir çoğunluk milletin güvenini kaybetme pahasına bu yolu tutamaz.

 

III- Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı bir an önce kurulmalıdır.

 

Türkiye yılardır terör olgusu ile iç içe yaşamıştır. Özellikle bölücü terör örgütü, örgütlü suç kapsamında ülkenin bölünmezliğine ve ulus birliğine karşı yoğun eylemlerde bulunmuştur. Devlete ve rejime yönelmiş olan ve Cumhuriyetin çağdaş kazanımlarını, laik demokratik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan diğer irticai terör örgütlerinin tehdit ve eylemleri, ciddi ve kaygı verici boyutlara ulaşmıştır. Terör amaçlı örgütlerin milletçe yapılan mücadele sonucu çökertilmesine rağmen tehlike devam etmektedir.

 

Diğer taraftan Türkiye’nin, geçiş yolu olması özelliği itibarıyla, bir çok çıkar amaçlı suç örgütünün uluslararası bağlantısı vardır. Ayrıca ülkemizde son yıllardaki  enflasyon ve ekonomik krizler nedeniyle zorlaşan yaşam koşulları, toplumda çürümeye ve yozlaşmaya yol açmış ve bunun sonucunda kamuoyunu kaygı ve infiale sevkeden çok sayıda örgütlü yolsuzluk olayları yaşanmıştır.

 

Türkiye’de terör ve çıkar amaçlı suç örgütleriyle mücadelede görev DGM Başsavcılıklarına verilmiştir. Yetki ve görevleri bölgeleriyle sınırlı bu Başsavcılıklar arasında işbirliği yetersizdir, hiyerarşi, eşgüdüm, bilgi ve arşiv birikimi yoktur.

 

Suç örgütleriyle mücadele ancak örgütlü bir biçimde yapılabilir. Uygulamadaki dağınıklık, mücadeleyi başarısız kılmıştır. Başarısızlığın sorumlusu Cumhuriyet Savcıları değil, sistemin kendisidir.

 

Doğrudan doğruya Devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlarla, Ülkenin bütününü veya bir bölümünü ilgilendiren terör veya çıkar amaçlı suçlarda delillerin süratle toplanması, fiilin hukuki nitelendirilmesinin doğru yapılabilmesi, fiiller birden fazla savcılığı ilgilendiriyorsa aralarında işbirliği ve eşgüdümün sağlanması, gerektiğinde görevlilerin uyarılması, davaların nerede açılacağının belirlenmesi, soruşturmaların hızlandırılması bakımlarından Türkiye’de bir koordinasyon kurumuna kesin ihtiyaç vardır.

 

Aynı ihtiyacı gören birçok Avrupa ülkesi, genel ve tek bir Başsavcı kurumuna yer vermiş ve bu tür suçlarla uluslararası işbirliği içinde mücadele etme olanağını bulmuşlardır. Bu ülkeler Başsavcılıklarının şu anda Türkiye’de muhatabı bulunmadığından, Türkiye uluslararası işbirliğinin sağlayacağı olanaklardan mahrumdur.

 

Avrupa Birliği Başsavcılığı kurulma aşamasındadır. Üye ülkelerin genel ve tek Başsavcıları Delege Avrupa Savcısı sıfatını alacaktır. Açıklanan sakıncalar bu nedenle daha büyük boyutlara ulaşacaktır.

 

Türkiye’de işkence ve insanlık dışı veya küçültücü muamelelerle ilgili suçların gerektiği gibi soruşturulmadığı, sanıkların himaye gördüğü yolundaki haksız, ancak yaygın kanının ortadan kaldırılması için de eşgüdüme ihtiyaç vardır.

 

Bu nedenlerle Türkiye’nin bugünkü yapılanmasıyla terör ve çıkar amaçlı suç örgütleriyle mücadelede başarı kazanması olanaklı değildir.

 

Çare Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığının kurulmasındadır. Bu ihtiyaç, örgütlü suçların uluslararası işbirliği ile soruşturulması gereğinden ve uygulamada yaşanan çoğu acı tecrübelerden doğmuştur.

 

Ayrıca 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarında yer alan “Cumhuriyet Başsavcısı”  Devletin tek bir Anayasal makamını oluşturmakta ve Yargıtay Yasası’nın 27 nci maddesi uyarınca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından temsil edilmekte iken, 3611 sayılı Yasa ile İl ve İlçelerdeki savcı yardımcılarının savcı, savcıların başsavcı sıfatı kazanmaları sonucu bir kavram kargaşası doğmuştur.

 

Bu karışıklığın önlenmesi için Başsavcılığımızın, Yargıtay dışında  mevcut ve verilecek görevleri de gözetilerek,  “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı” gibi özel bir kavram yerine ülke adıyla genel’i ifade eden “Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı” olarak adlandırılması zorunludur.

 

Bu bağlamda yargısal içtihatların oluştuğu Yargıtay’da da görev yapan, tek ve genel yetkili Türkiye Cumhuriyeti Başsavcısı’nın, tecrübe ve bilgi birikimi yanında, Yüksek Mahkeme Hakimi olarak sahip olduğu bağımsızlık ve güvencenin, gerek İl, İlçe ve DGM savcılıklarına ve gerekse kamuoyuna vereceği güven duygusu nedeniyle, böyle bir eşgüdümü sağlamak için en uygun görevli olduğundan kuşku duyulamaz.

 

Örgütlü suçlarla uluslararası savaşımın etkin bir biçimde yürütülmesi amacıyla, yabancı devletler ve uluslararası kuruluşlarla, yasalar ve uluslararası sözleşme hükümleri çerçevesinde bilgi alışverişi ve işbirliği olanağı da doğacaktır.

 

Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı’nın Anayasal bir kurum olarak ayrı bütçe, kadro ve personel imkanına kavuşturulması, mücadelede etkinliği arttıracaktır.

 

Kurulması düşünülen adli kolluğun doğrudan Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı’na bağlanmasıyla Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve diğer yerel Başsavcılıklarla birlikte mücadelenin başarıya ulaşması şartları yerine getirilmiş olacaktır. Tüm Başsavcılıklar, Adli Kolluk, Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) ve uluslararası kuruluşlarla işbirliği yapılması, uluslararası boyutta başarıyı da beraberinde getirecektir.

 

Bu düşüncelerle Ülkemizin değerli bilimadamlarının bilimsel görüşleri alınarak hazırlanan “Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı Kurulmasına İlişkin Anayasa Değişikliği Taslağı“ Adalet Bakanlığı’na sunulmuş olup, kurulan komisyonda çalışmalar yürütülmektedir. Dileğimiz taslağın bir an önce yasalaşarak Anayasal bir kurum olarak Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı’nın yaşama geçirilmesidir.

 

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı geleneksel onur gününün, gelecek yıl Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı onur günü olarak yasa gereği kutlanmasını  gönülden dilerim.

 

Hepinize sağlık, mutluluk ve başarılar diler, saygılar sunarım.

 

 

von Muzaffer Kazim
Kommentar hinzufügen - Kommentare () - empfehlen
Dienstag, 28. oktober 2008
Özal´i rahmetle aniyorum, bakin:

Lütfen yazın… Bu oyunlardan sonra, Sayıştay kontenjanından, Anayasa
Mahkemesi üyeliğine Haşim Kılıç isimli birini getirecekler.

Bu şahıs büyük bir Atatürk düşmanıdır.


" Lütfen bu ismi şimdiden açıklayın" diyor ve Emin Çölaşan, 28 Kasım
1990 günü bunu makale mevzuu yapıyor.


Prof. Erdoğan Teziç, Prof. Bakır Çağlar ve Pertev Bilgen, " Hukuk
Devletine Çağrı" başlıklı bir bildiri yayımlıyorlar ve " Sayıştay" ın
aralarında Haşim Kılıç' ın da bulunduğu üç adayın seçim işleminin
hukuken teşekkül etmiş bir Sayıştay Genel Kurulunca yapılmadığından,
yoklukla malul olduğunu" söylüyorlar.

Türkiye Barolar Birliği, 7 Aralık 1990 tarihli bildirisinde soruyor:

" Yasa, Anayasa Mahkemesince iptal edilince ne olacaktır?"

Cevap, yine bildiride mevcut:

" Haşim Kılıç' a seçilme olanağı veren yasa ortadan kalkacağına, temel
kalmayacağına göre Cumhurbaşkanınca atanan Haşim Kılıç'ın üyeliği,
herhangi bir işleme gerek kalmadan düşecektir."

Anayasa Mahkemesi, Haşim Kılıç'ın atanmasına temel teşkil eden yasa
değişikliğini iptal ediyor. Ancak " Anayasa Mahkemesi iptal kararları
geriye yürümez" deyip, Haşim Kılıç' a anayasaya aykırı bir yasa ile
geldiği Anayasa Mahkemesi üyeliğine devam izni veriliyor.

Prof. Dr. Erdoğan Teziç:

" İptal kararının geriye yürümemesi,' hukuk güvenliğini sağlamak'
amacıyla konulmuş olduğuna göre, bu ilke ancak kesin hüküm halini
almış yargı ve idari kararlar için anlam ifade eder. Danıştay'ımızın
görüşü de bu doğrultudadır" diyor.

Mesela ilkokul mezunlarına Anayasa Mahkemesi üyeliği yolunu açan bir
yasa çıksa ve sonradan iptal edilse, bu arada seçilenler göreve devam
edebilirler.

Bu uyarılara rağmen Turgut Özal, Haşim Kılıç' ı Anayasa Mahkemesi
üyeliğine seçince, 1 Aralık 1990 tarihli Milliyet Gazetesi'nde Melih
Aşık, şunları yazdı:

" Turgut Özal, bir tarikat üyesi olduğu söylenen Haşim Kılıç' ı
Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçti. ''

Haşim Kılıç, seçildiğinin ertesi günü bir gazetecinin

' Siz laik misiniz?' sorusuna

" Laik' im" diyemedi. Polemiğe girmeyelim gibi laflarla soruyu geçiştirdi."

Melih Aşık yazısına şöyle devam ediyor:

" Haşim Kılıç'ın hukukla en ufak bir ilgisinin olmadığını, kendisinin
yüksek ticaret mezunu olduğunu da ekleyelim."

Turgut Özal, bu konuda Mülkiye haftasında yaptığı konuşmada, Haşim
Kılıç' ı seçme nedenini şöyle anlattı:

" Sayıştay Genel Kurulu, ehil olan üç kişiyi bana gönderdi. Bir de
kağıt geldi önüme. Kağıtta, gazetede yazan ' televizyon seyretmeyen
Anayasa Mahkemesi üye adayı' notları vardı. Bunun üzerine, hemen iki
kişiyi bu adayın evine, tahkikat için gönderdim. Aday Haşim Kılıç
televizyon seyrediyormuş hem de uydu yayını. Belki ikinciyi seçecektim
ama bu tahkikattan sonra onu seçtim."

2 Aralık 1990 günü Hasan Pulur, Milliyet Gazetesi'nde şunları yazdı:

" Böyle bir olay üzerine tarihe geçen bir beyit de vardır:

' Olacak bir kişinin bahtı kavi, talihi yar,

Kehlesi (biti) dahi mahallinde anın işine yarar.'

Rüstem Paşa'yı gömleğindeki bit, padişah damadı ve sadrazam yapmış,
Haşim Kılıç' ı da evindeki televizyon, Anayasa Mahkemesi üyesi…

Rüstem Paşa'nınki ' kehle-i ikbal' ise Haşim Kılıç'ınkine '
televizyon-u ikbal' dense yeridir."

30 Kasım 1990 günü Sabah Gazetesi'nde Güngör Mengi, şöyle bir
değerlendirme yapıyor:

" Son olayda eleştirilen, devletin tarif edilmiş niteliklerini
reddeden zihniyette birinin böyle bir göreve nasıl olup da getirildiğidir.

Çünkü bu, en basit benzetmeyle kediye ciğer teslim etmektedir. Anayasa
Mahkemesi, demokratik ve laik cumhuriyetin güvencesi olan en yüksek
yargı kurumudur."

Ve Haşim Kılıç, 22.10.2007 tarihinde Anayasa Mahkemesi Başkanlığı'na seçildi.

" Atatürk' ün Kemiklerini Sızlatan Parti CHP" eserimde: " Hepimiz,
şimdiden Haşim Kılıç' ı, Anayasa Mahkemesi Başkanı olarak selamlamaya
hazırlanalım" diye yazmıştım da (S.145) kimse inanmamıştı. Daha
göreceğimiz çok şey var.

 Kaynak yok kaymak var.




von Muzaffer Kazim
Kommentar hinzufügen - Kommentare () - empfehlen
Dienstag, 28. oktober 2008
Cumhuriyetin kazanmlari konusunu bundan böyle su alt- blogumda inceleyecegim.

Statükonun iktidar manivelası olarak Laisizm (alinti) (24.10.2008 )
Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasası başta olmak üzere başlıca hukuk metinlerinde yer alan bazı kavramların ne anlama geldiklerini bu metinlere bakarak anlamak hayli zordur. Daha da vahim olanı, bu kavramların anlamları konusunda yönetici seçkinlerin kendi aralarında asgari de olsa bir...

Derin Uyusmazlik & Hizip ve Gruplar  (24.10.2008 )
Islam aleminin ve Türkiye´min hali icler acisi... Insanlar birbirlerini anlamaya calismiyor, anlamadan ve dinlemeden birbirine düsman kesiliyor... Müthis bir kavram kargasasina bir de bilgisizlik eklenince is icinden cikilmaz bir hal aliyor. Cumhuriyet rejimiyle Osmanli´nin...

Cumhuriyetin kazanimlari 1 (24.10.2008 )
Cumhuriyetin kazanimlari konusunu blogun ismine uygun sekilde hep tekrar etmeyi ve bu konuda bir dizi-degerlendirme yapmayi öteden beri düsünüyordum. (Daha önce bu konu pek islenmemisti, simdilerde yavas yavas nette ilgili baslik googleda arandiginda bazi yazilar cikiyor insanin...

Cumhuriyetin kazanimlari 2 (24.10.2008 )
Gül’ün, Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu koruması altındaki 12 yaşındaki bir kız çocuğuna koruyucu aile olma girişimi, ilginç bir karşı kampanya altında. İnternet sitesi Habertürk’ün yazarı Melda Yücel, dünkü köşesinde "...12 yaşındaki kız çocuğunun başı kapalı mı, açık...

Cumhuriyetin kazanimlari 3(24.10.2008 )
Dogrusu bu kadari beni de sasirtti, "derin uyusmazliklar"i konu aldigim yazida basliktaki konuya da deginmistim.Beni desteklemek!te gecikmeyen Canan Aritman oldu: ..."Cumhuriyetin kuruluş felsefesine aykırı düşünceler taşıyan, cumhuriyet kazanımlarını koruma hassasiyetleri...

Cumhuriyetin gercek sahipleri  (25.10.2008 )
Asagida güncel olmamakla beraber her zaman tartisilan cumhuriyet- kazanimlar-laiklik baglaminda Mümtaz´er Türköne´nin yazisindan kismi alintilar var, belli bir zihniyetle ilgili tespitler. Sorunun kaynagina inmek icin faydali olacagina inaniyorum Rektörler Komitesi "Çağdaş...

Cumhuriyetin savcisi laik olur  (25.10.2008 )
Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker'in yeni adli yıl açılış konuşmasında laiklik ve İslam konuları üzerine yaptığı yorumlara din görevlileri ve ilahiyatçılardan büyük tepki geldi. Selçuk Üniversitesi Öğretim Üyesi İslam Hukuku Profesörü Ahmet Yaman, "Devlet erkini elinde...

Bilim inanci  (25.10.2008 )
Asagidaki yazi Sonsayfa sitesi yazarlarindan Serhat Atabey´den kismi alintidir: Konu Gerceker. Adli yılın başlaması vesilesiyle yapılan konuşmalar… Oldum olası, bu tür açılış konuşmalarından hazzetmiyorum. Hem sıkıcı, hem...

Cumhuriyetin sahibi anayasa mahkemesidir (25.10.2008 )
Yazi Engin Ardic´tan: Herkes aynı fikirde: Anayasa Mahkemesi, Anayasa'ya aykırı kararlar da alabiliyor. Meclisin yaptığı Anayasa değişikliklerini yalnızca ve yalnızca "şekilden" inceleme yetkisi var, ama o içerikten, yani "esastan" inceliyor ve karara bağlıyor....

Kazanimlara farkli bir bakis (Barlas)(25.10.2008 )
Mehmet Barlas´in eski bir yazisi: Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'den, Başbakan Tayyip Erdoğan'dan ve ezici bir seçim zaferi kazanan AK Partili kadrolardan beklentilerimizi devamlı yazıp söylüyoruz. - Laikliğe saygılı olun - Cumhuriyet...

Cumhuriyet, demokrasi ve basörtüsü  (26.10.2008 )
Alintilar biraz fazla oldu; ancak biz mühendisler daha önce bulunmus  cözümler varsa önce onlara bakmayi tercih ederiz; asagida yine son yazilarla paralel bir yaziyi okuyabilirsiniz. Bugün kılık kıyafetine bakılmaksızın eğitim hakkı gibi temel bir birey hakkından...

Cumhuriyet ve demokrasi  (26.10.2008 )
Cumhuriyetimizin 83. yıldönümünü kutladığımız bu günlerde cumhuriyet ve demokrasi tartışmaları tekrar gündemimizin birinci sırasına gelip oturdu. Cumhuriyet nedir? Cumhuriyet ile demokrasi arasındaki farklar nelerdir? Nasıl bir Cumhuriyet istiyoruz? Bence hala önemini koruyan çok anlamlı...

Türk yargisi (24.10.2008 )
Türk yargısına inancımı kaybettim, adaletle hükmedecek bir yargımızın olmadığına inanıyorum. İnancımın kaybına sebebiyet veren, bu yargının bizzat kendisi ve icraatlarıdır. Sıralıyorum: 1. Bu yargı, belli fâsılalarla millet iradesini dipçiklerle payimal eden...
von Muzaffer Kazim
Kommentar hinzufügen - Kommentare () - empfehlen
Montag, 27. oktober 2008
Google´da cocuklar "kazanim" ariyorlar; onlara biraz yardimci olayim, siyahlar hocanizin hosuna gidecek, onun disinda bu blog size göre bir yer degil. Deslerinize iyi calisin.

Cumhuriyet, halkın kendi kendini yönetmesidir.
Yılardır böyle öğrendik, böyle öğrettik…
Osmanlı, padişahlıktı.
Her şey, padişahın iki dudağı arasında idi…
Padişah, iktidarda olan feodal sınıfı, yani temel üretim aracı olan toprağa sahip olan sınıfı temsil ediyordu.

Toprak, zenginliğin; dolayısıyla gücün sembolüydü…
Toprak ağaları ve padişahın bir gücü daha vardı: din…
Padişah, peygamberin vekili; yani halife olarak kabul edilir,
Her şey şeriat kurallarına göre belirlenirdi...

Elbette; her sınıftan, her inançtan, her ulustan kişilerin temsil edildiği -ilk meclis böyleydi- bir meclisin oluşturulması,
Yasama, yürütme ve yargı gücüne dayalı anayasal bir sistemin kurulması,
Ve ülkenin yasalarla yönetilmesi, reddedilecek gelişmeler değildir.

Cumhuriyetle birlikte ülke siyasi bağımsızlığını kazanmış,
Modern yaşama dair reformlar yapılmış,
Ekonomik bağımsızlığın sağlanması yönünde önemli girişimler başlatılmış,
Sosyal devlet olgusu kabul edilmiştir…

Osmanlı döneminde çok zayıf olan sanayi, devlet eliyle desteklenmiş,
Buna bağlı olarak ülkede bir sermaye -burjuva- sınıfı yaratılmış,

Tabi ki, sermaye sınıfı ile birlikte işçi sınıfı da gelişmiş ve ülke yönetiminde ağırlığını hissettirmeye başlamıştır.
Bu gelişmeler işçi ve emekçilerin sigortalı, sendikalı çalışmasını,
Toplusözleşme ve grev yapma, miting ve gösteriler düzenleme, siyasete katılma gibi ekonomik, demokratik hak ve özgürlükleri kullanmasını,
Emeklilik, kıdem ve ihbar tazminatı, iş güvenliği, çalışma koşullarının düzenlenmesi gibi hakları kazanmasını,
Eğitim, sağlık, haberleşme, barınma gibi kamu hizmetlerinden yararlanmasını sağlamıştır.
Tüm bunlar toplumsal ilerlemenin motoru olmuş,

Ülkenin demokratikleşmesi, insan hak ve özgürlüklerinin gelişmesi yönünde önemli adımlar atılmasının fırsatını yaratmıştır.


Bilinen bir şeydir;
Bir ülkenin gelişmişliği, işçi ve emekçilerin ekonomik, sosyal, kültürel, demokratik hak ve özgürlüklerini kullanıp/kullanamaması ile ölçülür.
O ülkede bilimin, sanatın, kültürün gelişmesi,
Ekonomik ve siyasi bağımsızlığın kurulması, korunması, sağlamlaştırılması da buna bağlıdır.
Tarihe şöyle bir baktığımızda, emperyalistlerle ilişkilerin geliştirildiği, ülke kaynaklarının uluslar arası tekellere peşkeş çekildiği dönemler, hep:
İşçi ve emekçi haklarının yok edildiği, askıya alındığı,
Sanatçıların, bilim insanlarının, aydınların, gençlerin sesinin kısıldığı,
Yani kör/topal da olsa işleyen demokratik yaşamın ortadan kaldırıldığı dönemler olmuştur…
Bu bir tesadüf değildir…


 

Arkadaşlar inkılaptan ödevim var.Cumhuriyetin kazanımları adlı bi konu yapın dedi öğretmen bunla ilgili bişi bulamadım bana acilen yardım edebilirmisiniz?

von Muzaffer Kazim
Kommentar hinzufügen - Kommentare () - empfehlen
Sonntag, 26. oktober 2008
Cumhuriyetimizin 83. yıldönümünü kutladığımız bu günlerde cumhuriyet ve demokrasi tartışmaları tekrar gündemimizin birinci sırasına gelip oturdu. Cumhuriyet nedir? Cumhuriyet ile demokrasi arasındaki farklar nelerdir? Nasıl bir Cumhuriyet istiyoruz? Bence hala önemini koruyan çok anlamlı sorular bunlar. Bu soruların yanıtlarını ararken ideolojik ezberciliğe kaçmamak veya `yandaşlık-karşıtlık` suçlamasına başvurmamak gerekir ama.

Cumhuriyet nedir?
Değerli dostum Toktamış Ateş`in `çok basit ve aynı derecede doğru` dediği tanıma ben de katılıyorum: `Monarşik olmayan tüm yönetimler, cumhuriyettir.` (Bugün, 28 Ekim 2006) Bir yönetimin adının cumhuriyet olması, onu yüceltmemizi gerektirmez. Çünkü Toktamış Hoca`nın da yazısında belirttiği gibi katı diktatoryal rejimlerin birçoğu maalesef cumhuriyet adını taşıyor. O zaman Ateş`in dediği gibi, `Nasıl bir cumhuriyet?` sorusu daha bir anlam kazanıyor. Bunun için cumhuriyet ile demokrasi arasındaki farkları ortaya koyan ve en önemlisi de cumhuriyeti demokrasiyle taçlandıracak yeni siyasal yaklaşımlara ihtiyacımız var.

Baykal`ın sorunlu yaklaşımı...
 CHP lideri Baykal`ın cumhuriyet bayramı mesajında sırf iktidardaki AK Parti`yi vurmak için ideolojik-siyasi bir manipülasyonla ortaya koyduğu yaklaşım, ne yazık ki asıl gereksinim duyduğumuz yaklaşımdan hayli uzak. Şöyle diyor Baykal: `Türkiye`deki her demokrat öncelikle cumhuriyetçi olmak zorundadır. Demokrasi ile cumhuriyet arasında bir çelişki yoktur. Demokrasi ancak laik cumhuriyet temelinde yükselir.` `Önce Cumhuriyetçilik` gibi, demokrasiyi sonralayan yaklaşımlar, `demokratik cumhuriyet` arayışımıza denk düşmüyor doğrusu. Bu ülkenin bir demokratı olarak elbette monarşik yönetime karşı olduğum için aynı zamanda bir cumhuriyetçiyim de. Çünkü benim demokratlık anlayışım aynı zamanda cumhuriyetçiliği de içeriyor. Ama bilirim ki her cumhuriyetçi anlayış, demokrasiyi içermiyor.

Küresel örneklerine baktığımız zaman görürüz ki, her cumhuriyet, demokrasi demek değildir; ama her demokrasi son kertede cumhuriyet demektir. Kimi Avrupa ülkelerinde şeklen hala monarşik kurumlar korunuyor olsalar bile bu o demokratik yönetimlerin cumhuriyeti dışladığı anlamına gelmiyor. Çünkü o monarşiler, cumhuriyetin tanımında içkin olan `cumhurun yönetimi` önünde engel oluşturmaktan çoktan çıkmış durumdadırlar. Baykal`ın söylediğinin tersine, birçok cumhuriyet yönetimi ile demokrasi arasında bırakınız çelişki, derin çatışmalar vardır. İran, Libya, Kuzey Kore gibi cumhuriyet rejimlerinin demokrasiye düşman olmadığını kim söyleyebilir? Türkiye: Üç ayaklı cumhuriyet... `

Türkiye nasıl bir cumhuriyet?` sorusuna Ateş`in yanıtı şu: `Türkiye, üç ayak üzerinde duran bir cumhuriyet. Türkiye`yi şöyle tanımlıyoruz: Türkiye Cumhuriyeti; halk egemenliğine dayanan, laik ve çağdaş bir cumhuriyettir.` Asla değiştirilemeyeceği öngörülen bu üç yaşamsal ilkeyi nasıl tanımladığımızı da ortaya koymamız gerekir diye düşünüyorum. Nasıl bir `halk egemenliği?` Cumhuriyetçi kültürdeki `çoğunlukçu` luk mu, demokratik kültürdeki `çoğulculuk` mu? Nasıl bir `laiklik?` Fransız tipi yaşam tarzlarına müdahale eden otoriter ideolojik bir laikçilik mi, yoksa herkesin yaşam tarzını olduğu gibi kabul eden demokratik bir laiklik mi? Neye ve kime göre çağdaşlık? Kime hangi ölçütü esas alarak çağdaş-çağdışı diyeceğiz?

Cumhuriyet ile demokrasi ilişkisi konusunda sorulan sorulara, `Cennet Düşü: İdeolojik Devletten Demokratik Devlete` adlı kitabımda verdiğim yanıtları özet halinde sizlerle paylaşmak istiyorum izninizle... Cumhuriyet ile demokrasi arasındaki farklar... Hiç kuşkusuz cumhuriyet, demokrasi demek değildir. Anayurtları farklı olan bu iki siyasal rejimin paradigmaları da birbirinden farklıdır. Fransız kökenli cumhuriyetin dominantları ile anglo-sakson orjinli demokrasinin dominantları arasındaki farklılıkları kabaca sıralamak gerekirse şunlar söylenebilir:

Cumhuriyet `tekilci` bir karaktere sahiptir, demokrasi ise `çoğulcu`. Cumhuriyetçilik `tek kültürlülüğü`, demokrasi ise `çok kültürlülüğü` esas alır.(...) Cumhuriyetçi siyasal kültür `tek tip yurttaş` ve `yekpare/homojen toplum` projesini içkindir. Bu yüzden farklı kimlik taleplerini `bölücü` ve `zararlı` kabul eder. Oysa demokratik siyasal kültür `farklı birey tipleri`nden oluşan `farklı toplum kümeleri`ni olduğu gibi kabul eder, onları değiştirmeyi amaçlamaz.(...) Cumhuriyetçilik laikçiliği, demokrasi ise laikliği içkindir.

Cumhuriyetçi siyasal kültürde laikçilik; devletin resmi ideolojisi-kutsalı olarak kabul edilir ve toplum devlet eliyle laikleştirilmek istenir. Demokratik siyasal kültürde ise laiklik, devletin bütün inançlara ve inanç kümelerine karşı yansız olmasını öngören bir siyasal tutum olarak kabul edilir.(...) Cumhuriyetçi kültür `toplum yaratma` yı öngörür. Demokratik kültür ise `toplum mühendisliği`ne karşı çıkar.(...) Cumhuriyetçi devletin dine yaklaşımı `ideolojik` olduğu için `sınırlayıcı` ve `dışlayıcı`dır. Cumhuriyetçi devlet, dinin `kamusal alan`da görünürlük kazanmasını tehlike biçiminde algılar.

Demokratik devlet ise dine karşı nötr bir konumda olduğu için özgürlükçüdür. (...) Cumhuriyetçi devlet, bireyin doğuştan gelen dokunulamaz ve devredilemez hak ve özgürlüklerini devletin ideolojisi ve bekası adına sınırlamaktan kaçınmaz. Çünkü `hikmet-i hükümet`, `kamu yararı` ve `yönetimin takdir yetkisi`, cumhuriyetçi devletin `olmazsa olmaz` ilkeleri arasında yer alır. Bu yüzden hukuk, devlet önceliklidir. Halbuki demokratik devlet, temel hak ve özgürlüklerin sınırını olabildiğince geniş tutar ve özgürlükleri sınırlamayı bir kural olarak benimsemez. Demokrasilerde hukuk devletin üstündedir.(...) Cumhuriyet için devlet, demokrasi için birey-toplum önceliklidir. Cumhuriyetçi kültür; birey, toplum, ülke ve milleti devlet için gerekli görür. Demokratik kültür ise, devleti birey, toplum, ülke ve millet için bir araç olarak kabul eder. Devlet öncelikli cumhuriyet doğası gereği merkeziyetçidir. Birey-toplum öncelikli demokrasi ise adem-i merkeziyetçi. (s.25-29)

Demokratik bir cumhuriyet...
`Demokratik anlayışın yaygın kabul gördüğü yeni bir yüzyılda artık görmemiz gereken gerçeklik şudur: Bugün toplum olarak yaşadığımız sıkıntıların temelinde demokratik olmadığı besbelli olan bu cumhuriyetçi paradigma yatıyor.(...) Cumhuriyetin kazanımlarına hep birlikte sahip çıkalım ancak demokratik özden yoksun cumhuriyetçi paradigmanın da yetmezliğini artık görmezlikten gelmeyelim.(...) Sorun, bir siyasal rejim türü olarak cumhuriyetin kendisinden kaynaklanmıyor; cumhuriyeti ideolojik bir sistem olarak algılayan Jakoben iktidar seçkinlerinden kaynaklanıyor. Bizim Cumhuriyetimiz elbette yaşamalı, ama demokrat olmayan iktidar seçkinlerinin vesayetinde değil! Türkiye`nin asıl ihtiyaç duyduğu yönetim şekli, demokratik cumhuriyettir.` (s.30.37) Demokratik bir cumhuriyete doğru hızla evrilmemiz dileğiyle cumhuriyet bayramımız kutlu olsun diyorum.
Mehmet Metiner 2006-10-30 Bugün
von Muzaffer Kazim
Kommentar hinzufügen - Kommentare () - empfehlen

Über diesen Blog

Kalender

November 2009
M D M D F S S
            1
2 3 4 5 6 7 8
9 10 11 12 13 14 15
16 17 18 19 20 21 22
23 24 25 26 27 28 29
30            
<< < > >>
 
Erstellen Sie einen Blog auf de.over-blog.com - Kontakt - Nutzungsbedingungen - Missbrauch melden