XII. Onur Günü Konuşması, Sabih Kanadoğlu,
01 Mayıs 2003
“Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Geleneksel XII. Onur Günü” ne hoş geldiniz. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Değerli Konuklar,
Anayasamızda Cumhuriyetin temel nitelikleri belirlenmiş ve Türkiye Cumhuriyetinin laik, demokratik, sosyal hukuk devleti olduğu ve bu niteliklerinin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği vurgulanmıştır. Temeli akıl ve bilim olan Atatürk ilke ve devrimlerine ve hukukun üstünlüğüne dayanan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ulusaldır, laiktir ve üniter yapıdadır. Yabancı yada Türk, hiçbir kişi ve kuruluşun devletimizin kuruluş felsefesini ve milletimizin ortak değerlerini küçümsemeye, kötülemeye ve pazarlığa açmaya hakkı ve haddi olamaz.
Demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsuru olarak kabul edilen Siyasi Partiler, Anayasa ve Kanunlarla belirlenen bu niteliklere uygun biçimde hazırladıkları tüzük ve programlarıyla iktidara gelmeyi amaçlayan, Türkiye Cumhuriyeti’nin ebedi varlığı, refahı, maddi ve manevi mutluluğu ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşması için faaliyet göstermesi gereken kuruluşlardır. Kutsal dinimizi, din duygularını, simge haline getirilen unsurları istismar ederek ve kötüye kullanarak, Cumhuriyetin temel niteliklerini, özellikle demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan laiklik ilkesini, yıkmaya çalışan veya Devletimizi parçalamak için faaliyet gösteren siyasi partilerin, demokratik siyasi hayat içerisinde yerleri olamaz. Demokrasilerde hak ve özgürlüklerden yararlanılarak, demokrasiyi yıkma özgürlüğü yoktur. Hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasını önlemek Devletin görevidir. Bu nedenle ülkemizin siyasi partiler mezarlığına çevrildiğinden bahisle, parti kapatmanın daha da zorlaştırılmasını istemenin doğuracağı sonuçlar iyi hesabedilmelidir.
Avrupa Birliği üyesi devletlerin yönelttikleri eleştirilere karşın, sorun kendi ülkelerini ilgilendirdiğinde izledikleri yol ortadadır. O ülkelerde de faşist ve ayrılıkçı siyasi partilerin kurulma ve faaliyetlerini sürdürme olanağı bulunmamaktadır. Demokrasinin, laik, hukuk devleti kurallarına uyan ve bütünlüğünü koruyan ülkelerde yaşayabileceği gerçeği unutulmamalıdır. Son yapılan Anayasa ve Yasa değişiklikleri; Ülkemizde siyasi partilerin, Siyasi Partiler Yasası’nın 101 inci maddesi dışında kalan ve diğer yasaların siyasi partilerle ilgili emredici hükümlerine aykırılık hallerini, adeta yaptırımsız bırakmıştır. Başsavcılığımızın başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi’nin vereceği ihtar kararına uymamanın yaptırımı, Siyasi Partiler Yasası’na göre Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakmaktır. O parti devlet yardımı almıyorsa ne olacaktır? Eşitlik ilkesi yönünden siyasi partiler arasında ayrılık yaratılması yanında, partinin yardımdan vazgeçme pahasına, yasadışı durumun sürdürülmesi anlayışına karşı ne gibi önlem alınabilecektir?
Bugün kurulacak bir siyasi partinin genel başkanlığına halen cezaevinde hükümlü olarak bulunan bir kısıtlının getirilmesini veya üniformalı görevli adıyla yan örgütler kurulmasını önleyecek yaptırım gereği gözden kaçırılmıştır.
Ancak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Yüce Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışına, devrim ve ilkelerine, hukukun üstünlüğüne dayalı, Laik Demokratik Cumhuriyeti ve Devletimizin bütünlüğünü sonsuza kadar koruma Anayasal görevini, şartlar ne olursa olsun yerine getireceğine ilişkin sarsılmaz inancımı ifade etmek istiyorum. Bu arada Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı seçilen değerli meslektaşım ve mesai arkadaşım sayın Nuri Ok’a başarılar diliyorum.
Değerli Konuklar,
Anayasamıza göre, Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Hukuk devletinde, yasama ve yürütme erklerinin, bağımsız yargı tarafından denetimi, Devletin hukuka bağlılığı ve temel hakların korunması öngörülmüştür.
Bugün yargı bağımsız mıdır? Yargının bağımsızlığı, Anayasa’da yer alan kimi hükümler nedeniyle zedelenmiştir. Hakimler ve Savcıların idari yönden yürütmeye bağlı olması, denetimlerinin Adalet Bakanına bağlı müfettişler tarafından yapılması ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, kuruluş ve çalışma usulleri bu şekliyle sürdükçe, yargının bağımsızlığından bahsedilemez. Yapılması gereken, öncelikle Anayasa’nın 140/6, 144 ve 159 uncu maddelerinin değiştirilmesidir.
Yargının, bağımsızlığının yanında, güçlü ve etkili olması da gerekir. Yasamanın, binde 7 pay ayırdığı bütçe ile, yürütmenin 1980 sonrasında yargı aleyhine sağladığı kazanımları kıskançlıkla koruma arzusu birleştiği için, güçlü bir yargıdan bahsetmek olanaklı değildir.
Hukuka karşı hilelerin, hukuk ihlallerinin yargı organları tarafından anında ve kesin olarak önlenmediği, adeta duyarsız kalındığı, kararların geç verildiği veya geç yazıldığı hallerde yargının etkinliği de kuşkusuz azalmaktadır.
Hukuk Devleti Demokrasinin temelidir. Demokratik sistemlerde bağımsız, güçlü ve etkin bir yargı erkinin yokluğu, sistemi çarpıtır ve adı demokrasi de olsa otoriter bir rejim doğar.
Yargıtay Başkanları yıllardır yargı bağımsızlığı ve hakim güvencesi üzerine konuştular, şikayetleri dile getirdiler, çarelerini gösterdiler. Her siyasi partinin programında ve seçim beyannamesinde bu konular yer aldı. Buna rağmen iktidar yetkisini kazanan her siyasi parti, milletine yaptığı vaadini kısa sürede unuttu.
Çare, yine Türk Milletinin kendisindedir. Soruna Milletin sahip çıkması sağlanmalıdır. Hukukun üstünlüğüne inanan, hukuk devleti gereklerinin yerine getirilmesini isteyen, Demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak seçen her yurttaşın ve sivil toplum örgütlerinin iktidarda veya muhalefette yer alan siyasi partiler üzerinde bu konuda baskı oluşturması sorunu çözmeye yetecektir.
Değerli konuklar,
Üzülerek belirtmeliyim ki, Ülkemizin, adı yolsuzluklarla birlikte anılmaktadır. Örgütlü suçlarla mücadelede başarısız kalınmıştır. Oysaki, yolsuzluklar Türkiye’nin kaderi olamaz. Türkiye, yolsuzluklarla birlikte yaşamaya da layık değildir.
Çare, öncelikle yargının bağımsız, güçlü ve etkin hale getirilmesidir. Sonra sırasıyla,
I- Dokunulmazlıklar mutlaka sınırlandırılmalıdır. Konu, siyasi partilerin seçim öncesi oy kazanmak için kullandıkları malzeme olmaktan çıkarılmalıdır. Milletin kollektif hafızasını uyanık tutması, bu yoldaki Anayasa değişikliğini zorunlu hale getirecektir.
Dokunulmazlık kurumunun, asırlarca süren mücadeleyle sağlanan doğuş sebebi ve amacı ile milletvekillerine tanınması gereken güvence göz önüne alındığında;
a-Milletvekili seçilme yeterliliğini ortadan kaldıran suçlarda dokunulmazlık olmamalıdır.
b-Bu suçlarda hazırlık soruşturması Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından yapılmalıdır.
c-Açılacak davalar Yargıtay İlgili Dairesinde görülmelidir.
Bu noktada ayrıca belirtmeliyim ki, memurların ve kamu görevlilerinin dokunulmazlığının bulunduğu ve öncelikle bu dokunulmazlıkların kaldırılması gerektiği yolundaki iddia gerçeğe uygun değildir. Devlet memurlarının ve kamu görevlilerinin Vali, Kaymakam, Müsteşar dışında, zimmet, rüşvet, irtikap, ihaleye fesat karıştırma, gibi yolsuzluk suçları 3628 sayılı Kanun uyarınca genel hükümlere göre soruşturulmaktadır. Sayılan kişilerle ilgili bu yoldaki bir iddianın soruşturmasız kaldığına ilişkin tek örnek yoktur.
II- Meclis soruşturmasını düzenleyen Anayasa’nın 100 üncü maddesi süratle değiştirilmelidir. Yolsuzluklarla mücadelenin, dokunulmazlıkların sınırlandırılmasıyla başarılacağı iddiası doğrudur, ancak eksiktir. Bu konuda kamuoyu eksik bilgilendirilmiş ve yanlış yönlendirilmiştir.
Başbakan veya Bakanların görevden doğan veya görevle ilgili işlem ve eylemleri ile suç işledikleri ileri sürüldüğünde, işletilecek bu denetim yolunun kamuoyunda güvenilirliği ve itibarı kalmamıştır. Siyasi partilerin karşılıklı siyasi pazarlıklarla birbirlerini akladıkları yolunda kesin bir inanış vardır. Yolsuzluklarla mücadelenin siyaset ayağını tıkayan bu denetim yolunun açılması ve her türlü siyasi çıkar ve istismar aracı olarak kullanılmasının önlenmesi zorunludur.
Yapılması gereken, soruşturma sürecine yargının katılmasını sağlamaktır. Çünkü Meclis soruşturması yargısal bir faaliyettir ve bir nevi hazırlık soruşturmasıdır, o halde soruşturma bağımsız ve bu konuda yetkin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından yapılmalıdır.
İtham mercii yine TBMM olmalıdır. Parlamenter sistemin temel ögesini kaldırmak ve yasamanın en önemli denetim yolunu kapatmak, kuvvetler ayrılığı ilkesini zedeler, amaç görevle ilgili olarak işlendiği iddia edilen suçun cezasız kalmasını önlemek, siyasi amaçlarla verilen önergelerin azalmasını sağlamak, toplumu verilen kararların ciddiyetine, samimiyetine ve doğruluğuna inandırmak olduğuna göre, soruşturmanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından yapılması yeterli olacak ve bu suretle dokunulmazlıkların sınırlandırılması ile uyum da sağlanacaktır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının hazırlık soruşturması sonucunda topladığı delilleri irdeleyerek düzenleyeceği raporun siyasal düşüncelerle irdelenip değerlendirilmesi olasılığı yok denecek kadar azdır. Hukukun gereği, toplumun bilgi ve iradesine rağmen göz ardı edilemez. Hiçbir çoğunluk milletin güvenini kaybetme pahasına bu yolu tutamaz.
III- Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı bir an önce kurulmalıdır.
Türkiye yılardır terör olgusu ile iç içe yaşamıştır. Özellikle bölücü terör örgütü, örgütlü suç kapsamında ülkenin bölünmezliğine ve ulus birliğine karşı yoğun eylemlerde bulunmuştur. Devlete ve rejime yönelmiş olan ve Cumhuriyetin çağdaş kazanımlarını, laik demokratik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan diğer irticai terör örgütlerinin tehdit ve eylemleri, ciddi ve kaygı verici boyutlara ulaşmıştır. Terör amaçlı örgütlerin milletçe yapılan mücadele sonucu çökertilmesine rağmen tehlike devam etmektedir.
Diğer taraftan Türkiye’nin, geçiş yolu olması özelliği itibarıyla, bir çok çıkar amaçlı suç örgütünün uluslararası bağlantısı vardır. Ayrıca ülkemizde son yıllardaki enflasyon ve ekonomik krizler nedeniyle zorlaşan yaşam koşulları, toplumda çürümeye ve yozlaşmaya yol açmış ve bunun sonucunda kamuoyunu kaygı ve infiale sevkeden çok sayıda örgütlü yolsuzluk olayları yaşanmıştır.
Türkiye’de terör ve çıkar amaçlı suç örgütleriyle mücadelede görev DGM Başsavcılıklarına verilmiştir. Yetki ve görevleri bölgeleriyle sınırlı bu Başsavcılıklar arasında işbirliği yetersizdir, hiyerarşi, eşgüdüm, bilgi ve arşiv birikimi yoktur.
Suç örgütleriyle mücadele ancak örgütlü bir biçimde yapılabilir. Uygulamadaki dağınıklık, mücadeleyi başarısız kılmıştır. Başarısızlığın sorumlusu Cumhuriyet Savcıları değil, sistemin kendisidir.
Doğrudan doğruya Devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlarla, Ülkenin bütününü veya bir bölümünü ilgilendiren terör veya çıkar amaçlı suçlarda delillerin süratle toplanması, fiilin hukuki nitelendirilmesinin doğru yapılabilmesi, fiiller birden fazla savcılığı ilgilendiriyorsa aralarında işbirliği ve eşgüdümün sağlanması, gerektiğinde görevlilerin uyarılması, davaların nerede açılacağının belirlenmesi, soruşturmaların hızlandırılması bakımlarından Türkiye’de bir koordinasyon kurumuna kesin ihtiyaç vardır.
Aynı ihtiyacı gören birçok Avrupa ülkesi, genel ve tek bir Başsavcı kurumuna yer vermiş ve bu tür suçlarla uluslararası işbirliği içinde mücadele etme olanağını bulmuşlardır. Bu ülkeler Başsavcılıklarının şu anda Türkiye’de muhatabı bulunmadığından, Türkiye uluslararası işbirliğinin sağlayacağı olanaklardan mahrumdur.
Avrupa Birliği Başsavcılığı kurulma aşamasındadır. Üye ülkelerin genel ve tek Başsavcıları Delege Avrupa Savcısı sıfatını alacaktır. Açıklanan sakıncalar bu nedenle daha büyük boyutlara ulaşacaktır.
Türkiye’de işkence ve insanlık dışı veya küçültücü muamelelerle ilgili suçların gerektiği gibi soruşturulmadığı, sanıkların himaye gördüğü yolundaki haksız, ancak yaygın kanının ortadan kaldırılması için de eşgüdüme ihtiyaç vardır.
Bu nedenlerle Türkiye’nin bugünkü yapılanmasıyla terör ve çıkar amaçlı suç örgütleriyle mücadelede başarı kazanması olanaklı değildir.
Çare Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığının kurulmasındadır. Bu ihtiyaç, örgütlü suçların uluslararası işbirliği ile soruşturulması gereğinden ve uygulamada yaşanan çoğu acı tecrübelerden doğmuştur.
Ayrıca 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarında yer alan “Cumhuriyet Başsavcısı” Devletin tek bir Anayasal makamını oluşturmakta ve Yargıtay Yasası’nın 27 nci maddesi uyarınca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından temsil edilmekte iken, 3611 sayılı Yasa ile İl ve İlçelerdeki savcı yardımcılarının savcı, savcıların başsavcı sıfatı kazanmaları sonucu bir kavram kargaşası doğmuştur.
Bu karışıklığın önlenmesi için Başsavcılığımızın, Yargıtay dışında mevcut ve verilecek görevleri de gözetilerek, “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı” gibi özel bir kavram yerine ülke adıyla genel’i ifade eden “Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı” olarak adlandırılması zorunludur.
Bu bağlamda yargısal içtihatların oluştuğu Yargıtay’da da görev yapan, tek ve genel yetkili Türkiye Cumhuriyeti Başsavcısı’nın, tecrübe ve bilgi birikimi yanında, Yüksek Mahkeme Hakimi olarak sahip olduğu bağımsızlık ve güvencenin, gerek İl, İlçe ve DGM savcılıklarına ve gerekse kamuoyuna vereceği güven duygusu nedeniyle, böyle bir eşgüdümü sağlamak için en uygun görevli olduğundan kuşku duyulamaz.
Örgütlü suçlarla uluslararası savaşımın etkin bir biçimde yürütülmesi amacıyla, yabancı devletler ve uluslararası kuruluşlarla, yasalar ve uluslararası sözleşme hükümleri çerçevesinde bilgi alışverişi ve işbirliği olanağı da doğacaktır.
Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı’nın Anayasal bir kurum olarak ayrı bütçe, kadro ve personel imkanına kavuşturulması, mücadelede etkinliği arttıracaktır.
Kurulması düşünülen adli kolluğun doğrudan Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı’na bağlanmasıyla Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve diğer yerel Başsavcılıklarla birlikte mücadelenin başarıya ulaşması şartları yerine getirilmiş olacaktır. Tüm Başsavcılıklar, Adli Kolluk, Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) ve uluslararası kuruluşlarla işbirliği yapılması, uluslararası boyutta başarıyı da beraberinde getirecektir.
Bu düşüncelerle Ülkemizin değerli bilimadamlarının bilimsel görüşleri alınarak hazırlanan “Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı Kurulmasına İlişkin Anayasa Değişikliği Taslağı“ Adalet Bakanlığı’na sunulmuş olup, kurulan komisyonda çalışmalar yürütülmektedir. Dileğimiz taslağın bir an önce yasalaşarak Anayasal bir kurum olarak Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı’nın yaşama geçirilmesidir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı geleneksel onur gününün, gelecek yıl Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı onur günü olarak yasa gereği kutlanmasını gönülden dilerim.
Hepinize sağlık, mutluluk ve başarılar diler, saygılar sunarım.